"Bursa Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre: "- Nazım’da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?" der. Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve: "-Demek Nazım Hikmet sensin", der. Nazım'a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, “Gidebilirsiniz” der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
"-Ömer Hayyam adını duydunuz mu?" diye sorar.
Müfettiş hemen atılır: "-Kim bilmez ki Hayyam'ı"
Nazım: "-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?" diye sorar.
Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, "Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak, ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak" der ve çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur, asla geri dönmez. Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?"
Okuma yazma özürlü bir toplum olduğumuz için ne bilimden, ne felsefeden, ne sanattan, ne edebiyattan, ne şiirden ne de müzikten haberimiz var.
Sabah akşam aptal diziler ve aptal filmlerle yatıp kalkıyoruz.
Gündüzleri de yediden yetmişe herkesin elinde papuç gibi cep telefonları sokakta, caddede, otobüste, arabalarda iş yerlerinde ve devlet dairelerinde bağıra çağıra konuşarak yaşadığımızı sanıyoruz.
Bugün otobüse Marmara Üniversitesi önünde binen iki genç kız bağıra, çağıra konuşarak herkesi rahatsız etti. Yanlarına gittim, “Çocuklar haddim olmayarak size bir hayat dersi verebilir miyim? Umumi yerlerde bağıra çağıra konuşulmaz, otobüsteki herkes rahatsız oldu, ben de kitap okuyamadım. Bu bir hayat dersidir, umarım bana kırılmadınız” dedim. “Özür dileriz.” diyerek başlarını öne eğdiler.
Ben lisan-ı münasiple hayata ve insanlara dokunmayı severim.
Umarım, bu iki genç kız verdiğim bu hayat dersini ömürleri boyunca unutmazlar.
Yıllardır televizyonların düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açamadık.
Hayattan, tabiattan bihaber, robot gibi duygusuz, duyarsız yaşıyoruz.
Sohbeti, sevmeyi, sevilmeyi, günaydını ve merhabayı unuttuk.
Toplum olarak gittikçe muhafazakârlaşarak dine sarılıyoruz ama cinselliğin de mağara dönemini yaşadığımız için çocuklara yönelik cinsel saldırı son 5 yılda yüzde dört yüz oranında artmış.
Bu nasıl bir çelişki aklım almıyor. Din güzel ahlakı, insanlara sevgiyi ve saygıyı emrettiği halde bizim insanlarımız nasıl bu kadar kaba, görgüsüz ve saldırgan olabiliyor? Her gün yaşanan kadın cinayetleri ve tecavüzler içimi karartıyor.
Aptal dizilerde ve filmlerdeki varoş dudaklı ve uzun bacaklı artistlere özenen kırsaldaki genç kızlarımız, gerçek hayatta dizilerdeki gibi arkadaşlarına ve eşlerine karşı gelmeye, bağırmaya başlayınca kızılca kıyamet kopuyor.
Dizilerde erkek artistlerdeki dövmelere, küpelere ve kirli sakallara özenen gençlerimiz de ayrı bir âlem. Hiçbir şey umurlarında değil. Sanki sanal bir âlemde yaşıyorlar.
Yaşanan bunca garabeti bir dörtlükle özetlemek gerekirse;
Hababam yaşıyoruz dostlarım hababam,
Görüntü güzel ama arka plan sıradan,
Okuma yok, yazma yok tekâmül hakgetire,
Geldiğimiz gibi gidiyoruz dünyadan…(Mehmet Özata)
4 Mart 2016/ Mehmet Özata